15 Kasım 2011 Salı

Hüdai defterimden bir yazı

İçindeki mutluluğu bin türlü ifade edebiliyor insan.Bazen şarkı söylüyor, bazen resimle, bazen kucaklıyor koskocaman dünyayı. Benim içinse her yol denenmiş ve mutluluk hala taşıyorsa artık mürekkebe karışmaya başlıyor..
Bu damlaların hammaddesi safi mutluluk. Ve sevgi yeterli doygunluğa ulaşınca, insanın kalbi ısınıyor, harareti gittikçe artıyor. O zaman tatlı bir kıskançlık, göze girme çabaları, bir emrine amade oluş tetikleniyor..
İnsan, bir insanı neden sever peki? Herkes kendisi gibi et ve kemik ve kandan ibaret halbuki.. Neden bazı kimseler daha sevgili? Düşüncelerimin etrafına üşüştüğü ateş işte bu sualle tutuştu.. Ve körüklendi sevgi büyüdükçe..
"İnsan ne ile yaşar" dan daha mühim bir mesele benim gözümde, "İnsan ne için sever?", kimi sever? Bu plastik dünyanın, materyalist düşüncenin cevap veremeyeceği bir soru işte. Güzel olan sevilirmiş. Ama çirkin, yüzüne bakılmayacak derecede çirkin bir kimseyi, sadece sözlerine kapılarak sevebilir bir insan. Görmesi bile gerekmez. Ya da anlatilanlarla tanıyıp sever..
Hayranlık başkadır, sevmek bambaşka. Bu, tohumu insan eliyle atılamayacak derecede aziz bir duygu. Ruhî kabiliyetlerin en yücesi..
Ama mutedil bir sevgi, tecrübe gerektiriyor. Bu denli lezzetli bir sevgiyi, ilk kez tadan biri bunca yıl onca sevdiklerini nasıl bir duygu ile sevmiş olabileceğini anlayamıyor.
Halbuki ki bundaki o muhteşem lezzet sadece ve sadece Allah için sevmek olmasından. Bir insan bir insana gerçek bir sevgiyi ancak Allah için severse duyuyor. Bu ana-baba-kardeşe duyulandan da öteye taşınabiliyor zamanla. İşte uğruna can feda edilecek bir muhabbet bu minval üzere doğuyor.

Hiç yorum yok: